Akademik araştırmalar, anlaşılır dil

Verianla | Akademik Araştırmalardan Türkçe Ekonomi ve Bilim İçerikleri

27 Eylül 2026, Pazar
VERİANLABağımsız bilim yayıncılığı
Menüyü aç veya kapat
...
Home / Beşerî Bilimler / Edebiyat / İklim Krizinde Her Ülke Aynı Sorumluluğu mu Taşımalı? Küresel Güney’in CBDR Mücadelesi
Edebiyat

İklim Krizinde Her Ülke Aynı Sorumluluğu mu Taşımalı? Küresel Güney’in CBDR Mücadelesi

İklim krizi tüm dünyayı etkiliyor; fakat krizin oluşumuna herkes aynı ölçüde katkı yapmadı ve herkes aynı ekonomik, teknolojik ya da kurumsal kapasiteye sahip değil. Bu nedenle uluslararası çevre hukukunda uzun süredir tartışılan temel bir ilke var: Common but Differentiated Responsibilities, yani Ortak fakat Farklılaştırılmış Sorumluluklar.

06/06/2026  Veri Anla 66 görüntüleme
İklim Krizinde Her Ülke Aynı Sorumluluğu mu Taşımalı? Küresel Güney’in CBDR Mücadelesi

İklim krizi tüm dünyayı etkiliyor; fakat krizin oluşumuna herkes aynı ölçüde katkı yapmadı ve herkes aynı ekonomik, teknolojik ya da kurumsal kapasiteye sahip değil. Bu nedenle uluslararası çevre hukukunda uzun süredir tartışılan temel bir ilke var: Common but Differentiated Responsibilities, yani Ortak fakat Farklılaştırılmış Sorumluluklar.

Bu ilke basitçe şunu söyler: Çevreyi koruma hedefi ortaktır; ancak bu hedefe ulaşırken devletlerin sorumlulukları aynı olmamalıdır. Tarihsel olarak daha fazla çevresel tahribata ve sera gazı emisyonuna neden olmuş, daha güçlü finansal ve teknolojik kapasiteye sahip ülkeler daha fazla yük üstlenmelidir. Gelişmekte olan ülkeler ise kalkınma ihtiyaçları ve sınırlı kapasiteleri dikkate alınarak farklılaştırılmış yükümlülüklerle değerlendirilmelidir.

Çalışmanın ana iddiası, CBDR ilkesinin Küresel Güney için yalnızca teknik bir çevre hukuku ilkesi olmadığıdır. Bu ilke, uluslararası hukukun “herkese aynı kural” diyen evrenselci söylemine karşı, dünyanın tarihsel ve ekonomik olarak eşitsiz kurulduğunu hatırlatan güçlü bir adalet argümanıdır.

Yazarlar, Küresel Kuzey’in bu ilkeyi zaman içinde zayıflattığını, yeniden yorumladığını ve bağlayıcılık gücünü azaltmaya çalıştığını savunur. Buna karşılık Küresel Güney’in CBDR ilkesini yeniden sahiplenmesi, ortak bir hukuki ve diplomatik kampanya yürütmesi ve ilkeyi uluslararası örf ve adet hukuku düzeyine taşımaya çalışması gerektiğini ileri sürer.

Problem Ne?

Uluslararası çevre hukukunda en büyük sorunlardan biri, “ortak sorun” ile “eşitsiz sorumluluk” arasındaki gerilimdir. İklim değişikliği, biyolojik çeşitlilik kaybı, çevresel bozulma ve okyanus asitlenmesi gibi krizler tüm insanlığı ilgilendirir. Ancak bu krizlerin tarihsel yükü, ekonomik faydası ve maliyeti eşit dağılmamıştır.

Sanayileşmiş ülkeler, uzun süre fosil yakıtlara dayalı kalkınma modeliyle büyüdü. Bu büyüme, küresel çevre üzerinde ağır baskılar oluşturdu. Buna karşılık birçok gelişmekte olan ülke, tarihsel emisyonlara daha az katkıda bulunmasına rağmen iklim krizinin etkilerine daha açık hale geldi. Üstelik bu ülkelerin uyum, azaltım, teknoloji ve finansman kapasitesi çoğu zaman daha sınırlıdır.

Bu noktada eşitlik ile adalet aynı anlama gelmez. Bütün ülkelere aynı yükümlülüğü vermek görünüşte eşit olabilir; fakat tarihsel sorumluluğu, ekonomik kapasiteyi ve kalkınma ihtiyacını yok saydığı için adaletsiz sonuç doğurabilir. Çalışmanın eleştirdiği temel nokta budur.

Makale, uluslararası hukukun evrensellik söylemini de sorgular. Evrensellik, herkes için aynı kural anlamına geldiğinde adil görünebilir. Ancak yazarlar, bu evrensellik dilinin çoğu zaman Küresel Kuzey’in çıkarlarını genel insanlık çıkarı gibi sunduğunu savunur. Böylece uluslararası hukuk, tarafsız bir alan olmaktan çok, güçlü aktörlerin kavramları ve kurumları şekillendirdiği bir mücadele alanı haline gelir.

CBDR ilkesi bu mücadelede kritik önemdedir. Çünkü ilke, çevresel yükümlülükleri tarihsel katkı, ekonomik kapasite ve kalkınma ihtiyacıyla ilişkilendirir. Fakat çalışma, bu ilkenin zaman içinde zayıflatıldığını; özellikle Kyoto sonrası süreçte “farklılaştırılmış sorumluluk” fikrinin yerini daha esnek, daha gönüllü ve daha az bağlayıcı yaklaşımlara bıraktığını savunur.

Yöntem Ne Öneriyor?

Çalışma deneysel veya nicel bir araştırma değildir. Yöntemi; uluslararası hukuk teorisi, tarihsel analiz, kavramsal yorum ve eleştirel hukuk okumasına dayanır. Makale üç ana hatta ilerler.

İlk hat, uluslararası hukukun nasıl “sahiplenildiği” veya “yeniden anlamlandırıldığı” sorusudur. Yazarlar; Wittgenstein’ın dil yaklaşımı, Habermas’ın iletişimsel eylem teorisi, Bourdieu’nün sembolik güç kavramı ve Foucault’nun hukuk-iktidar ilişkisi üzerinden uluslararası hukukun yalnızca kural metinlerinden oluşmadığını savunur. Hukuk aynı zamanda kavramları kimin tanımladığı, hangi dilin meşru kabul edildiği ve hangi epistemik toplulukların otorite kazandığıyla ilgilidir.

İkinci hat, CBDR ilkesinin tarihsel yolculuğudur. Çalışma, ilkenin erken izlerini 1919 Versailles Antlaşması ve ILO düzenlemelerine kadar götürür; daha sonra Bandung Konferansı, Stockholm 1972, Brundtland Raporu, Rio 1992, Kyoto Protokolü, Bali, Kopenhag, Cancun, Durban ve Paris Anlaşması süreçleri üzerinden yükseliş, düşüş ve yeniden yükseliş anlatısı kurar.

Üçüncü hat, Küresel Güney için stratejik öneridir. Yazarlar, CBDR ilkesinin yeniden sahiplenilmesi gerektiğini savunur. Bu yeniden sahiplenme, yalnızca diplomatik bir talep değil, uluslararası hukukta kavram üretme ve anlam sabitleme mücadelesidir. Çalışma, bunun “argumentative campaign” yani argümantatif kampanya yoluyla yapılabileceğini ileri sürer.

Argümantatif kampanya, bir hukuki kavramın akademik, diplomatik ve kurumsal alanlarda sürekli, tutarlı ve stratejik biçimde savunulmasıdır. Amaç, CBDR ilkesine Küresel Güney’in ihtiyaçlarına uygun yeni ve daha güçlü bir anlam kazandırmak; ardından bu anlamı uluslararası örf ve adet hukuku seviyesine taşımaktır.

Formüller Ne Anlatıyor?

Çalışmada klasik matematiksel model yoktur; ancak CBDR ilkesini açıklamak için Rajamani’ye dayanan bir “CBDR denklemi” aktarılır. Bu gösterim, ilkenin hangi bileşenlerden oluştuğunu sade biçimde görünür kılar.

\[ CBDR = Capacity + Contribution \left( Historical + Current + Future \right) \]
\[ CBDR = Differential\ Treatment\ in\ favor\ of\ Developing\ Countries + Leadership\ of\ Industrial\ Countries \]

Bu denklemde “capacity”, devletlerin ekonomik, teknolojik ve kurumsal kapasitesini ifade eder. Daha fazla kaynağa, teknolojiye ve kurumsal güce sahip ülkelerin daha fazla sorumluluk üstlenmesi gerektiği düşüncesi buradan gelir.

“Contribution”, çevresel bozulmaya yapılan katkıyı anlatır. Bu katkı yalnızca bugünkü emisyonlarla sınırlı değildir; tarihsel emisyonlar, mevcut katkılar ve gelecekte beklenen etkiler birlikte düşünülür. Bu nedenle CBDR, yalnızca bugünün sayısal emisyon tablosuna değil, sanayileşmenin tarihsel bedeline de bakar.

“Differential Treatment”, gelişmekte olan ülkeler lehine farklı muamele anlamına gelir. Bu, herkesin çevreyi koruma sorumluluğu olduğu halde, yükümlülüklerin ekonomik kapasite ve tarihsel sorumluluk dikkate alınarak farklılaştırılması gerektiğini savunur.

“Leadership of Industrial Countries” ise sanayileşmiş ülkelerin liderlik yükümlülüğünü anlatır. Bu liderlik yalnızca sözlü destek değildir; finansman, teknoloji transferi, kapasite geliştirme ve sürdürülebilir kalkınma için somut destek anlamına gelir.

Çalışmanın ana hukuk-politik ilişkisi ise şöyle özetlenebilir:

\[ Common\ Goal + Differentiated\ Obligations \rightarrow Climate\ Justice \]

Burada ortak hedef, gezegenin korunmasıdır. Farklılaştırılmış yükümlülük ise bu ortak hedefe herkesin aynı biçimde değil, sorumluluğu ve kapasitesi ölçüsünde katkı vermesi gerektiğini gösterir.

Çalışmanın Küresel Güney’e önerdiği strateji de sade biçimde şöyle gösterilebilir:

\[ Reappropriation\ of\ CBDR \rightarrow Argumentative\ Campaign \rightarrow Customary\ International\ Law \]

Bu gösterim, CBDR’nin yeniden anlamlandırılması, bu anlamın akademik ve diplomatik kampanyayla yayılması ve sonunda uluslararası örf ve adet hukuku niteliği kazanması hedefini anlatır.

Grafik, Tablo ve Şema Ana Mesajı

Çalışmada klasik anlamda grafik veya nicel tablo yoktur. Ancak metnin bütün yapısı, CBDR ilkesinin üç aşamalı bir hukuk-politik yolculuk yaşadığını gösteren bir şema gibi okunabilir: yükseliş, düşüş ve yeniden yükseliş.

İlk aşama yükseliştir. Farklılaştırılmış sorumluluk fikri, gelişmekte olan ülkelerin kalkınma hakkı ile çevre koruma yükümlülüğü arasında denge kurma ihtiyacından doğar. Bandung Konferansı, Stockholm süreci, Brundtland Raporu ve Rio 1992 bu yükselişin önemli duraklarıdır. Rio Bildirgesi’nin 7. ilkesi, devletlerin çevreyi korumada ortak fakat farklılaştırılmış sorumlulukları olduğunu açık biçimde ifade eder.

İkinci aşama düşüştür. Kyoto Protokolü, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasında daha belirgin bir yükümlülük ayrımı kurar. Ancak bu ayrım, özellikle Küresel Kuzey’de ciddi eleştiri alır. ABD başta olmak üzere bazı gelişmiş ülkeler, Çin ve Hindistan gibi ülkelerin bağlayıcı azaltım hedefleri dışında kalmasını “adil olmayan” bir yapı olarak sunar. Böylece CBDR, çevresel adalet ilkesi olmaktan çok, etkisiz veya dengesiz bir yük paylaşımı gibi gösterilmeye başlanır.

Üçüncü aşama, ilkenin zayıflatılmış biçimde geri dönüşüdür. Paris Anlaşması, CBDR’yi “different national circumstances” yani farklı ulusal koşullar ışığında yeniden kullanır. Bu ifade, bir yandan esneklik sağlar; diğer yandan çalışmaya göre CBDR’nin merkezindeki farklılaştırılmış sorumluluk fikrini yumuşatır. Böylece sorumluluk, tarihsel katkı ve kapasite yerine ülkelerin kendi belirlediği taahhütlere daha fazla bırakılmış olur.

Metindeki en önemli şematik mesaj, hukukun yalnızca metinlerden değil, o metinlere verilen anlamlardan oluştuğudur. CBDR aynı kelimeyle anılabilir; fakat hangi aktör onu hangi amaçla yorumluyorsa, ilkenin pratik sonucu değişebilir. Bu nedenle yazarlar, Küresel Güney’in ilkeyi yalnızca savunmasını değil, yeniden tanımlamasını ve kendi hukuki dilini üretmesini önerir.

Bir diğer ana mesaj, uluslararası hukukta epistemik toplulukların rolüdür. Akademisyenler, diplomatlar, uluslararası kurum uzmanları ve hukukçular hangi kavramın nasıl anlaşılacağını belirleyebilir. Bu nedenle CBDR mücadelesi yalnızca müzakere masasında değil; makalelerde, konferanslarda, mahkeme görüşlerinde, uluslararası örgütlerde ve diplomatik belgelerde de yürür.

Deneyler Nasıl Yapılmış?

Bu çalışma deneysel bir araştırma değildir. Laboratuvar deneyi, anket, istatistiksel model veya veri seti analizi kullanılmaz. Yöntem, uluslararası hukuk belgeleri, çevre hukuku ilkeleri, akademik literatür, tarihsel müzakere süreçleri ve eleştirel hukuk teorisi üzerinden yürütülen kavramsal analizdir.

İlk bölümde uluslararası hukukun nasıl sahiplenildiği tartışılır. Dil, sembolik güç, epistemik topluluklar, kurumlar ve neokolonyal ilişkiler üzerinden uluslararası hukukun “tarafsız” görünmesine rağmen güç ilişkileriyle şekillenebileceği savunulur.

İkinci bölümde CBDR ilkesinin tarihsel gelişimi incelenir. Stockholm 1972, Brundtland Raporu, Rio 1992, UNFCCC, Kyoto Protokolü, Bali Eylem Planı, Kopenhag Mutabakatı, Cancun Anlaşmaları, Durban Platformu ve Paris Anlaşması üzerinden ilkenin nasıl güç kazandığı, nasıl zayıflatıldığı ve nasıl yeniden gündeme geldiği anlatılır.

Üçüncü bölümde yeniden sahiplenme stratejisi önerilir. Bu strateji, argümantatif kampanya kavramı üzerine kuruludur. Yazarlar, uluslararası hukukun yalnızca devlet pratiği ve opinio juris ile değil, ikna edici ve sürekli argümanlarla da inşa edildiğini savunur.

Bu bakışa göre Küresel Güney, CBDR ilkesini yeniden güçlendirmek istiyorsa yalnızca iklim müzakerelerinde talepte bulunmakla yetinmemelidir. Akademik, diplomatik ve kurumsal alanlarda ortak bir anlatı oluşturmalı; bu anlatıyı sürekli tekrar etmeli; uzmanlar, devlet temsilcileri, uluslararası örgütler ve sivil toplum aracılığıyla yeni bir hukuki anlam üretmelidir.

Sonuçlar Ne Gösteriyor?

İlk sonuç, CBDR ilkesinin Küresel Güney açısından stratejik bir hukuk aracı olduğudur. Bu ilke, çevre koruma yükümlülüğünü kalkınma hakkı, tarihsel sorumluluk ve kapasite farkıyla birlikte düşünmeye zorlar.

İkinci sonuç, uluslararası hukukun tarafsız bir alan olmadığıdır. Çalışmaya göre Küresel Kuzey, kavramları, kurumları ve hukuki dili kendi gündemine göre şekillendirebilmiştir. CBDR’nin zaman içinde zayıflatılması da bu sahiplenme sürecinin bir örneği olarak okunur.

Üçüncü sonuç, CBDR’nin Rio 1992 ve Kyoto sürecinde güçlü bir yükseliş yaşadığı, ancak Kyoto sonrası dönemde eleştiri ve yeniden yorumlama yoluyla zayıflatıldığıdır. Bali, Kopenhag, Cancun ve Durban süreçleri bu düşüşün önemli adımları olarak sunulur.

Dördüncü sonuç, Paris Anlaşması’nın CBDR’yi tamamen yok etmediği, fakat onu “farklı ulusal koşullar” ifadesiyle daha esnek ve daha az bağlayıcı bir yapıya taşıdığıdır. Bu, bazı yorumlara göre pratik uzlaşma sağlasa da, çalışmaya göre ilkenin adalet merkezli çekirdeğini zayıflatır.

Beşinci sonuç, CBDR’nin yeniden yükselme ihtimalinin bulunduğudur. Ulusal mahkemelerde, uluslararası danışma görüşlerinde ve iklim hukuku tartışmalarında ilkeye yapılan atıflar, onun tamamen ölmüş bir ilke olmadığını gösterir. Ancak yazarlar, bu yükselişin kendiliğinden olmayacağını; Küresel Güney’in bilinçli ve örgütlü bir hukuk kampanyası yürütmesi gerektiğini savunur.

Altıncı sonuç, CBDR’nin örf ve adet hukuku haline getirilmesinin Küresel Güney açısından önemli olabileceğidir. Çünkü bağlayıcılık, uluslararası çevre hukukunda ilkenin yalnızca siyasi söylem değil, daha güçlü bir hukuki dayanak haline gelmesini sağlayabilir.

Bu Neden Önemli?

İklim krizinde en kritik sorulardan biri şudur: Aynı gezegeni korumak zorundaysak, herkes aynı yükü mü taşımalı? Bu çalışma, cevabın basit olmadığını gösterir. Çünkü çevre krizinin tarihsel nedenleri, ekonomik faydaları ve bugünkü maliyetleri eşit dağılmamıştır.

Küresel Güney ülkeleri çoğu zaman hem kalkınma ihtiyacı hem de iklim etkilerine kırılganlıkla karşı karşıyadır. Bir yandan yoksulluğu azaltmak, altyapı kurmak, sanayileşmek ve enerjiye erişimi artırmak isterler. Diğer yandan iklim krizinin maliyetlerini de taşımak zorunda kalırlar. Bu ikili baskı, CBDR ilkesini yalnızca teorik değil, pratik olarak da önemli hale getirir.

Çalışma, iklim adaletinin yalnızca “emisyon azaltımı” meselesi olmadığını hatırlatır. Finansman, teknoloji transferi, kapasite geliştirme, tarihsel sorumluluk, kalkınma hakkı ve uluslararası hukukun kimin diliyle yazıldığı da iklim adaletinin parçasıdır.

Bu nedenle CBDR tartışması, çevre hukuku kadar küresel eşitsizlik tartışmasıdır. Eğer ilke zayıflatılırsa, iklim krizinin yükü tarihsel olarak daha az sorumlu ama daha kırılgan olan ülkelere kayabilir. Eğer ilke güçlendirilirse, çevre koruma ile kalkınma hakkı arasında daha adil bir denge kurulabilir.

Verianla açısından çalışmanın değeri, hukuk metinlerinin arkasındaki güç mücadelesini görünür kılmasıdır. Bir ilkenin metinde var olması yetmez; o ilkenin kim tarafından, hangi anlamla, hangi forumlarda ve hangi bağlayıcılık gücüyle savunulduğu belirleyicidir.

Dikkat Noktaları

İlk dikkat noktası, çalışmanın taslak niteliğidir. Metin, “draft paper” olarak sunulmuştur. Bu nedenle argümanlar, dipnotlar, yapı ve sonuçlar ileride değişebilir. Hakemli nihai yayın gibi değil, tartışmaya açılmış güçlü bir hukuk makalesi taslağı olarak okunmalıdır.

İkinci dikkat noktası, çalışmanın belirgin normatif pozisyonudur. Makale, Küresel Güney perspektifinden yazılmıştır ve CBDR’nin yeniden sahiplenilmesini savunur. Bu, metni güçlü ve politik açıdan net kılar; ancak farklı hukukçular, özellikle Paris Anlaşması’nın esnek farklılaştırma modelini daha olumlu yorumlayabilir.

Üçüncü dikkat noktası, CBDR’nin örf ve adet hukuku haline gelip gelmediği meselesinin tartışmalı olmasıdır. Uluslararası hukukta örf ve adet hukuku, genellikle devlet pratiği ve hukuki zorunluluk inancı ile ilişkilendirilir. Çalışma ise argümantatif kampanyaların bu sürece etkisini daha güçlü vurgular. Bu yaklaşım yenilikçi ama tartışmaya açıktır.

Dördüncü dikkat noktası, Küresel Güney’in tek bir blok gibi düşünülmemesi gerektiğidir. Küresel Güney içinde de farklı ekonomik güçler, emisyon profilleri, enerji ihtiyaçları ve politik çıkarlar vardır. Bu nedenle ortak bir CBDR kampanyası kurmak kolay olmayabilir.

Beşinci dikkat noktası, iklim adaletinin yalnızca Kuzey-Güney ayrımıyla açıklanamayacağıdır. Tarihsel sorumluluk önemli olsa da bugünkü büyük emisyon kaynakları, ulusal iç eşitsizlikler, şirket sorumluluğu, yerel topluluk hakları ve gelecek kuşaklar da tartışmaya dahil edilmelidir.

Son olarak, bu içerik hukuki tavsiye değildir. Uluslararası çevre hukuku, iklim anlaşmaları ve devlet yükümlülükleri somut olay, ülke, mahkeme ve anlaşma bağlamına göre uzman hukukçular tarafından değerlendirilmelidir.

Sonuç

Bu çalışma, CBDR ilkesini uluslararası çevre hukukunun teknik bir ilkesi olmaktan çıkarıp Küresel Güney’in hukuk ve adalet mücadelesinin merkezine yerleştiriyor. Ana fikir nettir: İklim krizi ortaktır; fakat sorumluluklar tarihsel katkı, ekonomik kapasite ve kalkınma ihtiyacı dikkate alınmadan eşit dağıtılamaz.

Yazarlar, uluslararası hukukun kavramlar ve argümanlar yoluyla inşa edildiğini savunur. Eğer hukuk dili uzun süre Küresel Kuzey’in epistemik toplulukları tarafından şekillendirilmişse, Küresel Güney’in de kendi kavramlarını, kendi argümanlarını ve kendi hukuki stratejisini kurması gerekir.

CBDR’nin tarihi bu mücadeleyi açıkça gösterir. İlke Rio 1992 ve Kyoto sürecinde güç kazanmış, Kyoto sonrası dönemde zayıflatılmış, Paris Anlaşması’yla daha esnek ama daha tartışmalı bir biçimde geri dönmüştür. Bugün ise mahkeme kararları, danışma görüşleri ve iklim adaleti tartışmaları sayesinde yeniden canlanma ihtimali taşımaktadır.

Çalışmanın önerisi, Küresel Güney’in CBDR’yi yeniden sahiplenmesi ve bunu uluslararası örf ve adet hukuku seviyesine taşımak için uzun soluklu bir argümantatif kampanya yürütmesidir. Bu kampanya yalnızca devletlere değil; akademisyenlere, diplomatlara, uluslararası örgütlere, sivil topluma ve hukukçulara da görev yükler.

Verianla açısından çalışmanın ana mesajı şudur: İklim adaleti, yalnızca emisyon hesaplama meselesi değildir. Aynı zamanda hukukun dilini kimin kurduğu, sorumluluğun nasıl tanımlandığı ve kalkınma hakkı ile çevre koruma arasındaki dengenin kimin lehine yazıldığı meselesidir.

Kaynak ve Yöntem Notu

Bu içerik, Fabian Cardenas ve Andres Felipe Amaya tarafından hazırlanan “Reclaiming Common but Differentiated Responsibilities Principle: A Southern Critique of Environmental Action” başlıklı taslak çalışmaya dayalı olarak hazırlanmıştır. Çalışma; CBDR ilkesi, uluslararası çevre hukuku, Küresel Güney, Küresel Kuzey, uluslararası hukukun sahiplenilmesi, Rio Bildirgesi, Kyoto Protokolü, Paris Anlaşması, argümantatif kampanyalar ve CBDR’nin örf ve adet hukuku olarak güçlendirilmesi fikrini ele almaktadır.

Bu içerik birebir çeviri değildir; çalışmanın ana fikri Verianla yayın çizgisine uygun biçimde sadeleştirilmiş ve özgün Türkçe editoryal makaleye dönüştürülmüştür.


Paylaş:

Yorumlar incelendikten sonra yayımlanır.Gönderdiğiniz yorum onay sürecine alınır ve uygun bulunduğunda görünür hâle gelir.

Bir yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir

Your experience on this site will be improved by allowing cookies Cookie Policy